Ay Halkı

AY HALKI

Ay Kültüne bağlı Ay Halklarından Bdayya Aşireti Köyü

Sonsuz bir rüyadan kalkıyormuş gibiydi o sabah Yulyus. Doğurulup oturduğu yatağına bakınca sanki onu gerisin geriye yatmaya çağırıyordu. Pencereden dışarı bakarak kendini yatağın çağırısından kurtarmak istiyordu. Babsı gibi çalışkan olmak istiyordu , her zaman yapacak bir şeyi olsundu. Yulyus daha 13 yaşındaydı ama kendisine verilmeye başlanan işler öyle ufak tefek çömezlerin işlerinden değildi artık. O basit işleri  9 yaşında olan kız kardeşi Hurra’ya devretmişti. Evdeki çöpleri toplayıp el arabasında biriktirmek, 3 günde bir bunları çöp alanına götürmek, yemek yapılırken yardım etmek, derede annelerine çamaşırda yardım etmek artık Hurra’nın görevleri arasındaydı. Kendisi bu gurur verici gelişmeyle bir ay önce doğum gününde karşılaştığında neredeyse sevinç çığlıkları atmıştı. Tabi bu aslında Hurra için de sevindirici bir başlangıçtı çünkü o da artık bebek sayılmıyordu.

Yulyus daha yatağından ayrılamamış, kendisini heyecanlandıran görevlerinin dürtüsüne kapılamamıştı; rüyasını hatırlıyordu bir yandan; tarlaların arasında koşmaktaydı rüyasında, kulağında köylerinin lideri ve kadim bilgesi Ulu Mşekha’nın sesi vardı, o sevdikleri efkarlı türküyü söylüyordu:

 

            bu nice ölümler ve doğumlar görmüş yüce dağlar

            onlar da kendi zamanlarına göre doğuyorlar ve ölüyorlar

            ve yıldızlara baktığımızda durdukları yerleri öğrenip

           yedi kat üzerimizdeki yaşamlarımızdan bize bakıyorlar

            karalarla dağların, deniz, nehir ve ormanların doğuşlarını,

            En Büyüğümüzün ilk attığı adımı gösteriyorlar

            İşte yedinci kata erdiğimizde biz

            elimizi uzatarak tutunacağız kendi çocukluğumuza

            ve bir çocuk değiştirdi diyecekler her şeyi

            göz göze geldiğimizde biz

 Daha sonra rüyasında ayağı kayıyor ve düşüyordu karanlık bir kuyuya, ancak kuyunun sonuna yaklaştıkça orada ateş yandığını fark ediyordu. Üstelik bu ateş babasını fırınının ateşiydi.

Tam burada uyanmıştı. Rüyalar önemliydi onların yaşantılarında; dikkate değer bir rüyayı muhakkak annelerine anlatmak zorundaydılar. Akşet ise çocuklarını dikkatle sonuna kadar dinler, bazen yerinden kalkarak odanın diğer köşesinde raflarda bulunan papirüsleri karıştırmaya başlardı.  Bu güne kadar sadece bir kez babasının gördüğü bir rüya için daha işini bilir bir rüya-yorumcuya gitmeleri gerekmişti. Hurra’nın gelişinin müjdesini babasının rüyasından öğrenmişlerdi. Kendi rüyasını anlatması gerektiğine karar verdi. Annesini her zamanki yerinde yani arka bahçelerinin avlusunda bulamayınca; “Hurra annem nerde?” diye sordu kız kardeşine.

“Annem babamın yanına gitti sanırım şenlikle ilgili bir şeyler konuşacak” derken Hurra’nın yüzü biraz fazla mutlu görünüyordu. Yine tabak çanakları kırmış olma ihtimali yüksekti bu durumda. Ama hala tam olarak uyanmak istemeyen Yulyus’un bunun için iyi bir nedeni vardı; rüyayı unutmadan annesine anlatmak. Hurra’ya boş vererek babasının demir fırının bulunduğu tepeye doğru yürümeye başladı. Tepenin hemen arkasında uçsuz bucaksız kumsal ve deniz bulunuyordu. Zaten o tarafa gitmek için her zaman iyi bir neden olmuştu denizi görebilmek, uçsuzluğunda bazen süzülen irili ufaklı yelkenlileri görmek. Dikkatlice baktığında, hani bazen fazlaca kıyıya yaklaşmış olanlarında sanki kendisine el sallayan denizcileri görüyordu. Kimi zaman bilinçsizce el sallamakta olduğunu fark ediyordu. Babasının verdiği sözü tutmasını, kendisini bir gemiye bindireceği günün gelmesini istiyordu bir an önce. Bu nedenle denize hep bir taş atar ve dileğine bu taşın ardından söylerdi.

ayhalkı

Ay Destanı

Ay halkının inanışına göre Ay Dünyadan ayrılarak gökyüzüne çıkmıştı. Doğu Tepesi mağarasında yazıcılar tarafından her gün yazılan “Ay Destanı” onların bir nevi kutsal yazıtları sayılırdı. Bdayya köyüne Ay Halkı arasında ün getiren de bu mağara ve onun usanmaz yazmanlarıydı. Kırk yılını bu işe adayarak Yazıcılar Başı olmuş Kbica herkesin özellikle de çocukların anlayabileceği bir dilde destanlarını özet halinde yazdırmaktaydı. Bunları Bdayya’da kullandıkları gibi diğer yerleşim bölgelerine ulaşmalarını sağlıyor ve karşılığında gönderilen yardımları kabul ediyorlardı. Doğu Tepesinin yamacında , mağara girişinin oldukça altında ise Mabet yer almaktaydı. Mabedin önündeki oldukça geniş arazi ise Ay Şenliğinin kutlandığı alandı.

Yulyus’un korkutucu rüyasından uyanmaya çalışmaya başlamasından saatler önce mabet görevlileri liderleri Ulu Mşekha öncülüğünde “Geceye Veda” töreni için hazırlık yapmaya başlamışlardı. Ay’ın gözlerden kaybolacağı ve güneşin aydınlığının geçici olarak yeryüzüne hakim olacağı süre boyunca umutlarını yitirmemeleri, ve gündüz gözü işlerine sıkıca sarılabilmeleri için dua edeceklerdi. Ay’ın hiç gözükmediği geceye denk geldiklerindeyse duaları daha yakarı dolu olurdu.

Mşekha bu sabah bir şeylerin değişeceği duygusuyla heyecanını gizleyemiyordu. Kendisini törenden önce görmeye gelen ve belli ki gözlerine bir türlü uyku girmemiş bu gençlerin arasında isimlerini ezbere bildiği çocuklar olduğu kadar, daha önce hiç görmedikleri de varmış gibi geliyordu. Hergün en az bir gahını* çocuklarla geçirmek tüm 35 yaşını bitirmiş insanların göreviydi. Başlarını okşadı ve sabırla bekledikleri, çoğunun her gün dinlemekten bıkmadığı ve özellikle yeni olanlar için büyük önem taşıyan destanı anlatmaya başladı.

Çok kadim günlerde atalarımız bilme ve öğrenme merakıyla; evrenin bütün sırlarını idrak etmeye azim göstermişler. Dünyamızın üzerinde ve altında bulunan tüm değerli taş ve madenlerle deneyler yapmaya başlamışlar. Bunları kaynatmış sonra soğutmuşlar, sonra yakmış sonra gene soğutmuşlar. Yıllar yılı tüm öğrendiklerini yazmışlar. Bizlerin şimdi hayal bile edemeyeceği aletler yapmışlar. Sonunda bir gün içlerinden bir hekim, yaptığı bir icatla; içine girilen özel bir tünel vasıtasıyla yaşlanmayı durdurduğunu, artık hiç ölmeyebileceklerini söylemiş. İşte o zaman felaket başlamış, ilahi düzene bu şekilde müdahale etmenin, ölümü alt etmenin bir suç olduğu söylenmiş. Üstat Hekimi tutuklamak ve yaptıklarına engel olmak isteyen yöneticiler ve bilim insanları arasında kavga çıkmış. O zamanlar son derece refah içinde yaşayan, ürettikleri aletlerle bizim bugün tasavvur edemeyeceğimiz işleri başaran atalarımızın hayatları mutlak bir kaosa sürüklenmiş. Hepsi olmasa da bilim insanlarının önemli bir çoğunluğu korkuya kapılmış ve kendilerini savunmak için giriştikleri eylemlerde hiç denenmemiş saldırı silahlarını kullanmışlar ve pek çok insanın ölmesine neden olmuşlar. Çoğunluk onları şehir ve köylerinden kovmuş; onları bu yaptıklarından dolayı affedememişler”

            Nefesini tazelemek için ara veren Mşekha hemen soru yağmuruna tutulmuş; “Bizim köyümüzde onlardan hiç yok dimi dede?”, “ben de her şeyi öğrenmek istiyorum ama kimseye zarar vermekten korkuyorum dede”, “peki onlar geri gelecek mi dede?”….. “Biraz durun canlarım” diyen Mşekha devam ediyordu:

            “Çok uzun yıllar gelmiş geçmiş. Yıllar geçtikçe öğrenme ve bilme isteği ayıplanmaya başlanmış, insanlar her türlü yenilikten korkar olmuş ve eskiden kolayca kurtulabilecekleri hastalıkların pençesinde can çekişmeye başlamışlar. Kimisi bunun ilahi adalet olduğunu, Tanrımızın iradesine müdahale ettiğimiz için tüm bunların olduğunu söylerken, kimisi de hekimlerin ve bilim insanların yaşadığı çok uzak bir diyar olan Zagros Dağlarının ötesine gitmiş. İntikam peşinde olan ve kaybettiklerinin acısını bir türlü unutamayan yöneticiler yüzyıllar sonra muazzam bir ordu toparlayıp en ağır silahlarıyla bilim insanlarını tamamen ortadan kaldırmak istemişler. Devasa Ordunun yola çıktığını duyan Ustad Hekimin çocukları, hekimler, kimyagerler ve araştırmacılar bir toplantı yapıp ne yapmaları gerektiğini tartışmışlar.

Aralarında Yaşam Tüneli’nden geçmiş olan neredeyse 200 yaşındaki En Usta Bilgeler, savaşmak isteyen tüm diğer sesleri bastırmışlar; ‘bir kez ölümlere neden olduk ve bakın şimdi neredeyiz , onlar nesiller boyu peşimizi bırakmayacak’ demişler ve büyük planlarını anlatmışlar. Yüzyıllar boyu hiç durmadan çalışmalarını anlatmış, isterlerse Dünyadan kopup gidebileceklerini ve bir daha kimseye zarar vermeyeceklerini söylemişler. Büyük Plan itirazlar olsa da uygulanmaya konmuş ve Dünyadan kopmak için bulundukları tüm sıradağı boyunca çalışmalar yapılmış. Yaklaşmakta olan orduyaysa 10 günlük bir mesafede kalmaları durumunda iki hafta içerisinde teslim olacakları haberi gönderilmiş. Ayrılma günü geldiğinde tüm Dünya salıncak gibi sallanmaya başlamış, taş üstünde taş kalmamış, denizler, dereler hep taşmış. Ordunun komutanı ve tüm ordu uzak dağlardaki patlama ve ışımayı görmüşler; içlerinden kurtulanlar olanları anlatmış ve uzaktan sanki koskoca bir kaya parçasının uçarak gökyüzüne çıktığını görmüşler”. Mşekha’nın yüz ifadesinden bu günlük daha fazla bir arada olamayacaklarını anlayan çocuklar, sakince günlük görevlerine doğru uzaklaşmışlar.    

ay2

Demirci Ustası Hmara’nın Fırını

Birliktelik yemini etmiş Akşet ve Hmara hararetli bir tartışma içindeydi, oğullarının yaklaşmakta olduğunu fark etmediler bile. Yulyus ise mümkün olduğu kadar görünmeden onlara yaklaşmaya çalışıyordu; ne konuştuklarını tabi ki merak ediyordu. Ancak annesi onu fark etmiş ve hemen susmuştu. Hmara oğluna dönerek; “hoş geldin evlat, tam da vaktinde geldin zira annenle ben mabete gitmek zorundayız” dedi. Yulyus’un bakışlarındaki merakı fark etmişti ama bunu fırını yakma fırsatını ilk kez oğluna vererek bertaraf edebileceğini düşünüyordu. “Ne? Baba sahiden kendi başıma fırını yakabilir miyim?” Yulyus gerçekten de çok heyecanlanmıştı. Anne ve babasının nasihat dolu sözlerini hayal meyal duyabiliyordu. Son Birkaç senedir izlediği babasından neler öğrendiğini bu sabah sınayabilecekti. Fırına doğru adım attığında anneyle babası uzaklaşmıştı bile. Fırının bulunduğu kulübeye girdi ve dev kazana yaklaştı; içinin temiz olup olmadığına baktı önce: temizdi. Sonra kömürün bulunduğu arka tarafa geçerek eline aldığı kovaya kömür doldurmaya başladı. Heyecan içindeydi Yulyus, ateşi yakabileceğinden emindi de bir şeyleri yanlış mı yapıyordu sanki. Anında zihninde bir şimşek çaktı; kâbusunda içine düştüğü ateş bu sabah yakmaya çalışacağı ateş olmasındı sakın! Koşarak demirci kulübesinden çıktı; ödü patlamıştı; yapacağı bir acemilik yüzünden ateşe düşecekti ve rüyasında uyarılmıştı. Denize doğru koşmaya başladı, paniklemişti ve suyun iyi geleceğinden başka bir şey düşünemiyordu. Kendini dalgaların arasına attı, hemen rahatlamaya başlamıştı. Zihnini topladı, artık büyüdüm diyordu içinden. Kumların üzerinde uzandı bir süre ve ateşi ölmek pahasına da olsa yakması gerektiğine karar verdi. Koşarak kulübeye döndü; kaldığı yerden devam etti. Kömürleri kazanın altına ve üzerine de samanları ve tahta parçalarını yerleştirdi. Dere yatağından getirdikleri zifti ise kömürlerin altına yaymıştı. İlk kıvılcımdan sonra  çakmak taşını atıverdi ve üflemeye başladı. Alevler büyüyünce hemen körüğün başına geçip pompalamaya başladı. Hızını ateşin durumuna göre değiştiriyordu. Bir süre sonra kömürün de iyice korlanmasıyla demir filizlerinden almak için kalktı, ancak ayağı körüğün bacağına takılmıştı, hah işte rüya gerçek oluyor diye düşünebilmişken sadece, tavandan sarkan halata atladı; bu arada giysisi yırtıldı, koca ceplerine dolmuş olan kum, “coss” diye kazana boşaldı. Bir an halata tutunmuş olarak havada asılı kalan Yulyus kendini kapıya doğru fırlattı.

Şaşkınlık içinde kapının ağızında yerde uzanır durumdaydı artık. Yulyus ölmediği, ateşe düşmediğini kabullenmeye çalışıyordu. Uzunca bir süre kıpırdayamadı taki babası Hmara “ne oldu oğlumm” diye bağırarak kendisini kaldırmaya çalışıncaya kadar. “Üzgünüm baba, beceremedim” diyerek gözleri doldu. Babası oğlunu bağırına basarak “Bu başından geçen, işi çok çabuk öğrenmiş olduğun anlamına gelir sadece. Üzülme, hem de hiç. Eve git üstüne başka bir giysi giy ve yanıma gel tekrar” dedi. Yulyus babasının çok içten bir şekilde güldüğünü görünce rahatlamıştı. Yırtık giysisini toparlayarak eve doğru yürüdü.

Hmara fırının yanmakta ve pis koku çıkartmakta olduğunu oğlunu gördüğü aynı anda fark etmişti. Oğlunun başına bir şey gelebilirdi ama gelmemişti ve bazılarının demir fırınıyla ilgili dersi yıllar sonra almalarına rağmen oğlu bunu ilk günde deneyimlemişti, artık kolay kolay kazalar olmazdı. Fırına iyice yaklaştığında damlama haznesinden eriyik bir sıvının aktığını gördü. Bu demir değildi, rengi daha sarıydı hatta yeşilimsiydi, ya da beyaz mıydı… evet soğudukça açık yeşil bir renk alıyordu. Soğuyan parçalardan birini aldı, nasır tutmuş elleri böyle ısılara alışıktı. Parça biraz büküldü demek ki kesinlikle demirle bir ilgisi yoktu. Fırını tekrar körükledi, ne de olsa oğlu güzel bir ateş yakmıştı. Sönmesindi. Damlama haznesinden yeni bir sarımsı parçanın düşeceğini anladığı zaman nefesini tuttu ve düşeceği yeri eliyle temizleyebildiği kadar temizledi. Bu seferki daha büyüktü; olanları izlerken eldivenlerini eline geçirdi. Düşen damlayı kısa bir süre bekledikten sonra eline alıp şekil vermeye çalıştı. Şekilleniyordu ama çabuk da soğumaktaydı.

Ay Şenliği

Yine günlerden eğlenceye , arkadaşlığa ve esrikliğe doyma günü. Yine gönüller coşacak, anlamlı sohbetler edilecek, kahkahalar atılacaktı. Ama bu kez her şey çok farklı gerçekleşiyordu, bu kez aydınlığın sonsuzluğunu gecenin karanlığında zafere dönüştüreceklerdi. Şenliğe sayılı günler kala Hmara oğlu Yulyus’la birlikte Mşekha’yı ziyarete gelmişti. Elinde tuttğu beyaz parlak nesneye bakmaktan gözlerini alamıyordu Mşekha. Hmara oğlunun bir kabus gördüğünü ancak sonucundan iyi bir şey çıktığından emin olduğunu, oğlunun kazayla fırının içine deniz kumu döktüğünü ve bu nesnenin bundan hasıl olduğunu anlatıyordu. Mşekha’yı kolundan tutup güneşin batmakta olduğu düzlüğüe doğru yürüdü, elini kaldırarak nesneyi güneşe doğru tuttu. Bir anda nesnenin içinden geçen güneşin ışığı büyümüş, gündüzü bile aydınlatmıştı. Hmara yaşlı adamın son derece etkilendiğinin farkındaydı. Bu nedenle ‘ışık taşını’ Mşekha’ya verdi. Saygıyla ışık taşını elleri arasında tutan Mşekha, Hmara’ya şöyle dedi; “demirci usta sen ve oğlun yaşamlarımızı sonsuza kadar değiştirdiniz. Söyle bana sence bu elimdekinin yüz kat büyüğünü yapmamız mümkün mü?” Hmara bilgenin planını çok merak etmişti; “evet ulu bilge mümkün”. Etraflarını yavaş yavaş Bdaya halkı sarmaktaydı. Hararetli konuşmaları duyanlar ve garip parlayan nesneyi görenler yaklaşmaktaydı. Mşekha insanlarına dönüp “ey buradaki kardeşlerim beni dikkatle dinleyin; yaklaşmakta olan Ay Şenliği için bu kez diğerlerinden çok farklı bir hazırlık yapacağız; o yüzden tüm insanlarımıza yarın sabah güneşin ilk ışıklarıyla birlikte köyümüzün üstündeki güney tepesine çıkacağız. Orda sizlere napacağımızı anlatacağım”.

Tüm köy ertesi sabahı zor beklemişti. Tepenin üzerinde geceden beklemeye başlayanlar bile vardı. Mşekha ve Hmara tepeye vardıklarında neredeyse herkes ordaydı. Mşekha insanlarla konuşmaya başlamadan önce Hmara’yla planlarını gözden geçirmekteydi; tepedeki düzlük kazılacaktı, yaklaşık on metre derine inecekler, sonra bu derinliğin etrafından birer metre yükselerek yüzeye ulaşana kadar kazmaya devam edeceklerdi. Bu sırada babasının kanaati üzerine artık Yulyus’un da bir demirci ustası olduğunu kabul ederek; kazdıkları çukurun kenarlarına fırınların kurulması görevini denetleme işini ona vereceklerdi. Tabi Hmara bu arada fırınların pişirme hazneleri hazırlamak için Yulyus’u şimdiden fırını yakmaya göndermişti. 10 tane fırın kurulacaktı çukurun kenarına. Her fırın için deniz kenarından el arabalarıyla en az yarımşar ton kum getirilecekti. Çukurun ise iç kesimin mümkün olduğu kadar düzleştirilmesi, kaba taşlardan arındırılması gerekiyordu. Bu işi takiben eski dere yatağından zift getirilecek ve çukurun içi bu ziftle sıvanacaktı.

Bunların çoğu Mşekha’nın planıydı. Ve her şeyin kayda geçmesini istediğinden Kbica ‘yı yanından ayırmıyordu. Mşekha yaşamındaki gerçek ve tek anlamı bulmuşçasına arzulu ve istekliydi; hazırlık işleri için seçtiği şeflerin çoğu mabet görevlilerindendi.  Akşet de şeflerden biri olmuştu; ne de olsa  o tüm bunların başlamasına sebep olan ve Mşekha tarafından bizzat kutsanmış olan Yulyus’un annesiydi. Şefler Mşekhanın yönlendirmesiyle kendi guruplarındaki insanlara yapacakları işleri anlatıyordu.

Planlarına sadık kalarak günlerce çalıştılar. Her bir nefes alışlarında sanki bir şeyleri değiştiriyorlardı. Sayısız yaşlı ağaç kesilmişti hazırlık çalışmaları için; geçici yollar açılmış, ihtiyaç için barakalar kurulmuştu. Çukurun sıvanma işlemi tamamlanmış, fırınların kurulacağı tahta iskeleler hazırlanmıştı. Bazen olan bitene inanamayan gözlerle bakakalan içlerinden birilerini diğerleri gülümseyerek dürtmek zorunda kalıyordu. Böylece ziftin kuruması beklendikten sonra ilk fırın Yulyus’un ateşiyle yakıldı. Peşi sıra yakılan fırınları körüklemeye başlayanlar şarkı söylemeye başlamıştı. Deniz kumu Hmara’nın kurdurduğu özel eleklerden geçirildikten sonra dikkatlice fırınlara boşaltılıyordu. Bu işlem düzgün ve hızlı bir şekilde Yulyus, Hmara ve Mşekha tarafından koordine ediliyordu. Dev Işıktaşını kaldırabilmek için kurulan düzenekse ayrı bir çaba gerektirmişti ama o da neredeyse tamamlanmak üzereydi. Bu arada Bdaya köyüne gelenler gördükleri karşısında affalıyordu. Neler olduğunu sorduklarındaysa bir çocuğun gördüğü kabusun tüm bunları başlattığını söyleniyordu kendilerine. Ayı yeryüzüne indireceklerini iddia ediyor, Şenlik gecesi burada bulunmalarını tavsiye ediyorlardı.

 Yeryüzüne İnen Ay

Mabet ve mağaranın önündeki Şenlik alanı hiç görülmemiş kadar kalabalıktı bu yıl. Söylentiler Ay Halkı arasında hızla yayılmış ve diğer yerleşimlerden pek çok insan en güzel şenlik giysilerini, tezgâhlarını ve mallarını alarak gelmişlerdi. Ortalık şairler, dansçılar, ateş oyuncuları ile dolmuştu. Tezgâhlarda inanılmaz alışverişler oluyor, eğlenceler düzenleniyordu. Herkes dolunayın gece yükselmesini bekliyordu. Mşekha Mabedin penceresinden alanı izlerken bir grup gencin toplanarak bağırmaya başladıklarını ve başlarına bu gece yapacaklarından dolayı büyük felaketlerin geleceğini, helak olup gideceklerini haykırmaya başlamıştı. Hamara’nın odaya girmesiyle irkilen yaşlı bilge gülümsüyordu. Hmara kendisine kaldıracı çalıştırmak için gerekli kişileri belirlediğini, şimdi de gidip alanda diğerlerine katılacağını söyledi.

Ayın gökyüzünde görünmesiyle birlikte sevinç çığlıkları atmaya başlayan ve durduğu yerde zıplıyor Ay Halkı, Mşekhanın konuşmaya başlamasıyla susmaya başladı. Susanlar onun “gelin, yaklaşın, gelin, gelin” diye bağırdığını duydular. Koca alan şimdi hıncahınç insanla dolmuştu, ancak meraktan sesleri çıkmıyor ses yapanlar uyarılıyor ve Mşekha’nın söyleyeceklerini dinlemek istiyorlardı. Kimisi dizlerinin üzerine çökmüş Ay tanrılarına gözlerini dikmişlerdi. Mşekha şöyle konuştu “Bu gece Ayı tekrar ait olduğu yere, yeryüzüne indiriyoruz” alkışlar ve feryatların susmasını bekledi ve devam etti “Göreceklerinizi ilk kez göreceksiniz ama son kes değil, zira bundan böyle her yıl Ay tanrımızı yanımıza alacağız” bu kez kopan gürültü hiç susacak gibi değildi. Mşekha Ay’a baktı derin bir nefes alıp Hmara’ya başlayabileceği işaretini verdi.

Yamacın tepesinde yükselmekte olan dev Işıntaşı kurulan iskelelerin üzerinde halatlarla çekiliyordu. Yeterince yükselmeye başladığında Ayın önüne geçmeye başlamıştı aşağıdan bakanlara göre. İşte o anlarda Ay ışığı defalarca katlanarak Şenlik alanını inanılmaz gümüşi ama parıldayan bir aydınlığa bürümeye başlamıştı. Ve ışıntaşının Ayı hizalamasıyla bu ışık en parlak şeklini aldı. Secdeye kapananlar, çığlık atanlar, bayılanlar olmuştu. Pek çok küçük çocuk ağlıyordu. Ama olanların yüceliğini tarif edecek sözü, daha sonra defalarca denese de Kbica bile bulamamıştı. Manzara karşısında Mşekha da hüngür hüngür ağlamakta olduğunu fark etti. Gümüşi parıldayan sonsuz ışık her yeri doldurmuştu, en karanlık köşeler bile apaydınlıktı şimdi. Yulyus ve kız kardeşi Hurra diğer tüm çocuklar gibi bilinçsizce annelerine sarılmışlardı. Bu huşu içerisinde geçen zaman aslında daha çok durmuş bir haldeydi. En eski ezgileri vecd ile söylemeye başlayanlar olmuştu. Işık gölünün içi gittikçe doluyor sersemlemiş insanlar bu kutsal ışığın bedenlerini sarması için bu alana girmeye çalışıyordu.

Böylece Bdaya Köyünün Ay Şenliği hemen bir efsaneye dönüştü; Yulyus; Hmara ve Mşekha’nın adı tüm Ay Halkı tarafından bilindi ve kutsandı. Bir çocuğun her şeyi değiştireceğini söyleyen o kadim türkü gerçek olmuştu. Yazıcıbaşı Kbica bu öyküyü en güzel biçimde sayfalara dökmüş ölümsüzleştirmişti….

ay3

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s