Uzak Doğudan Ön Asyaya

“az gittik uz gittik dere tepe düz gittik”

Tarihte göç eden toplumlar ve etmeyen toplumlar vardır. Göç derken göçebe yaşamak değil konu. Tarihi sürece bakınca yer değitirmiş veya değiştirmemiş olmak. Örneğin Çinliler son 5000 senedir oldukları yerde duruyorlar; dilleri ve yazıları hiç değişmedi. Japonlar da aynı şekilde. Ama Avrupa halklarınn çoğunluğu göç etmiş yada göçe zorlanmış toplumlardan oluşuyor. Her iki durumun da avantajları ve dezavantajları var; göç etmeyen toplumlar yerleşik düzenlerinde kendi kültürlerini zenginleştirmişler, kendi yönetim biçimlerini daha köklü hale getirmiş, şehirler, limanlar, tapınaklar inşa edip, kendi sosyal yapılarını belli kalıplara oturtmuşlardır. Göç etmeyen toplumlar bu durumlarından dolayı çokça saldırıya maruz kalmış ve düzenli bir savunma oluşturmak zorunda kalmışlardır. Bu toplumlar daha içe kapanık ve daha dar bir çerçeveden dünyayı görebilmiştir. Yani göç etmeyen bir toplum olmanın olumlu ve olumsuz yönleri vardır.

Göç eden toplumlara bakacak olursak; durum bunlarda farklıdır; bir kez bu toplumların göç etme durumları, genellikle tarihsel bir noktada başlamış, belli bir süre sürmüş ve sonra son bulmuştur; bizler de bu sınıfta yeraldığımızdan durumu doğru incelememiz gerekmekte. Bizler son 1000 senedir artık göç etmiyoruz, ancak ondan önceki 1000 sene boyunca sürekli göçettik. Milattan birkaç yüzyıl önce başlayan göçler; Dede Korkut’un “daha çok deniz; daha çok su” demesiyle kendini iyice göstermiş; Çin baskısından sıkılan bizler, kuru, çorak ve işe yaramaz topraklardan kurtulup, kolayca tarım yapabileceğimiz; avlanabileceğimiz ve denize açılabileceğimiz bir yer arayışıyla ön asyaya geldik ve bu geliş aşağı yukarı 1000 sene boyunca sürmüştür. Göçün tarihsel gerçeği günümüzünkinden çok farklıdır; eğer yeterince güzel bir yer bulunduysa; her zaman daha yaşlı kuşak bu ilk bölgelere yerleşmiş ve daha gençler ilerlemişlerdir; hatta bazı çocuklar daha batıya göçetmiş bulunan akrabalarının yanına gitmek için büyümeyi beklemek zorunda kalmışlardır. Göç sürekli bir eylemdi tüm o dönem boyunca bizler için. Ve tabi gidilen yerlerde yaşayanlar vardı hep; ve bizler daha verimli toprakları bulmuş olma sevinciyle çoğu kez geldiğimiz bu topraklarda yaşayan halkların geleneklerine uyduk; onların arasına karışıp kendi geleneklerinden vazgeçen binlercesi olmuştur hiç şüphesiz. Bu normal bir durumdur; böyle bir değişim geçiren ailelerin 1. ve 2. kuşak çocukları; ya asli adet ve örflerini tamamen kaybetmiş yada bir çeşit sentez oluşturmuştur.

siteyeharita

1000 yıl boyunca göç eden bizler geçtiğimiz ve kısmen yerleştiğimiz topraklarda kendi Tengrimizi (tanrı) yanımızda götürerek, Şamanizmi; Budizmi; İran’dan geçerken Zerdüştilik ve Ahura Mazdayı tanımışızdır. Önasyaya geldiğimizde Yahudiler ve Hıristiyanlarla tanışmışız. İslamın saldırısına uğradığımızda bu dini mecburen kabul ettik ama bundan da kendimize bir sentez yaptık; bunun adı Aleviliktir; bu Türk-islamının ta kendisidir.

İşte göçeden toplumlar bu ayrıcalıklı durumun farkına varmalılar. Yani bizler tüm bu harmanladığımız kültür ve bilgi birikimle şu anda çok başka bir görüş ve konumda olmalıydık. İçlerinden geçtiğimiz halklarla hep bir alışveriş içinde olduğumuzdan görüşümüz ve dünya algımız oldukça genişledi; zaten bu geniş algı sayesinde bir imparatorluk çıkabildi ortaya.

Yani göçetmiş bir toplum etmeyenden üstündür müdür? Tabiki hayır; ama nasıl bir zenginliğe sahip olduğunu bilmesi gerekir en azından.

Advertisements

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s