Türkler ve İnternet

Türk aklının internetle buluşmasından doğan en orjinal ve yapıcı girişimler “sözlük” genel konsepti üzerine kurulmuş olan platformlardır. Ha bunu bu platformlardan herhangi birisine yakınlık yada yalakalık yapmak için söylemiyorum sadece araştırdığım kadarıyla ABD’de, İngiltere’de, Almanya’da, hatta tüm Avrupa’da yok. Fransızların herzamanki gibi anlaşılması mümkün olmayan bir çalışmaları var ama başarısız. Arap dünyasını hepten silin; zaten o alfabeyle internet dünyasında ciddi bir gelişme sağlaması mümkün değil. Haa bi de hala bazı moronlar eski yazı daha iyiydi demez mi ya.

inci

#ekşisözlük, #incisözlük, #uludağsözlük bizdeki en popülerleri. Bunların kuruluşunda, amacında, felsefesinde ne olursa olsun olayın kendi büyüklüğü karşısında pek de önemli değil. Bu sözlükler bir kere “canlı” ve Türk Dili Literatürünü inanılmaz şekilde genişletmiş ve zenginleştirmiştirler. Bir ansiklopediden, vikipedia’dan çok daha öte bir veri kaynağı, üstelik hergün gelişiyor.

ekşiTamam ciddi bir sorun var buradaki güncel konuların ve hatta genel içeriğin %62 ıvır-zıvır, geyik bir sürü mevzularla dolu. Ama bu böyle bir literatüre sadece BİZİM sahip olduğumuz gerçeğini değiştirmez. Bu platformlardaki kıymetli yazarlar, aslında toplumsal ve tamamen interaktif bir olgunun parçası olduklarını unutmamalı ve girdikleri her “entry”nin sonsuz sanal alemde, ilelebet orada duracağını bilmeli ve sorumluluğunu taşımalılar.

Bu sözlüklerin hükümet tarafından baskı altında tutulmaya çalışılması, içeriklerine müdahele etmesi oldukça aşağılık bir davranıştır. Bir kere “sanal” gerçeklikte; yada internet ortamında, insanlığın en karanlık ve şiddet dolu yönleri ortaya çıkmakta serbesttir, aynı şekilde en yaratıc ve İnsanlık Onurunu yüceltici eylemler de yine burda istediği gibi bulunabilir, bu ortamın doğası böyledir yani; daha bizim hökümetimizdekiler bu gerçeği anlayacaklar diye bekle dur. Sanal demek bu işte anla; gerçek değil yani, ben buraya “seni öldürmrk istiyorum” diye yazdığımda, sen gelip beni tutuklayamazsın; dalga geçtiğin batıda olmuyor bu, bakın bakalım bulabilecek misiniz böyle bir tane tutuklama. Bu ifade; bir şekilde bu düşüncenin sadece aklından geçtiğini anlatır insanın. Nerden biliyorsunuz belki her gece uyurken adamı öldürüyorumdur rüyamda; gene tutuklayacak nısınız?

Özgürlüğün nispeten varolduğu bu sözlüklerden uzak durmalı her hükümet sadece bu değil. Bu sözlüklerin elinde aslında organize olmadıkları için farkında olmadıkları ciddi bir güç var; ama böylesi daha iyi şimdilik…

Uzak Doğudan Ön Asyaya

“az gittik uz gittik dere tepe düz gittik”

Tarihte göç eden toplumlar ve etmeyen toplumlar vardır. Göç derken göçebe yaşamak değil konu. Tarihi sürece bakınca yer değitirmiş veya değiştirmemiş olmak. Örneğin Çinliler son 5000 senedir oldukları yerde duruyorlar; dilleri ve yazıları hiç değişmedi. Japonlar da aynı şekilde. Ama Avrupa halklarınn çoğunluğu göç etmiş yada göçe zorlanmış toplumlardan oluşuyor. Her iki durumun da avantajları ve dezavantajları var; göç etmeyen toplumlar yerleşik düzenlerinde kendi kültürlerini zenginleştirmişler, kendi yönetim biçimlerini daha köklü hale getirmiş, şehirler, limanlar, tapınaklar inşa edip, kendi sosyal yapılarını belli kalıplara oturtmuşlardır. Göç etmeyen toplumlar bu durumlarından dolayı çokça saldırıya maruz kalmış ve düzenli bir savunma oluşturmak zorunda kalmışlardır. Bu toplumlar daha içe kapanık ve daha dar bir çerçeveden dünyayı görebilmiştir. Yani göç etmeyen bir toplum olmanın olumlu ve olumsuz yönleri vardır.

Göç eden toplumlara bakacak olursak; durum bunlarda farklıdır; bir kez bu toplumların göç etme durumları, genellikle tarihsel bir noktada başlamış, belli bir süre sürmüş ve sonra son bulmuştur; bizler de bu sınıfta yeraldığımızdan durumu doğru incelememiz gerekmekte. Bizler son 1000 senedir artık göç etmiyoruz, ancak ondan önceki 1000 sene boyunca sürekli göçettik. Milattan birkaç yüzyıl önce başlayan göçler; Dede Korkut’un “daha çok deniz; daha çok su” demesiyle kendini iyice göstermiş; Çin baskısından sıkılan bizler, kuru, çorak ve işe yaramaz topraklardan kurtulup, kolayca tarım yapabileceğimiz; avlanabileceğimiz ve denize açılabileceğimiz bir yer arayışıyla ön asyaya geldik ve bu geliş aşağı yukarı 1000 sene boyunca sürmüştür. Göçün tarihsel gerçeği günümüzünkinden çok farklıdır; eğer yeterince güzel bir yer bulunduysa; her zaman daha yaşlı kuşak bu ilk bölgelere yerleşmiş ve daha gençler ilerlemişlerdir; hatta bazı çocuklar daha batıya göçetmiş bulunan akrabalarının yanına gitmek için büyümeyi beklemek zorunda kalmışlardır. Göç sürekli bir eylemdi tüm o dönem boyunca bizler için. Ve tabi gidilen yerlerde yaşayanlar vardı hep; ve bizler daha verimli toprakları bulmuş olma sevinciyle çoğu kez geldiğimiz bu topraklarda yaşayan halkların geleneklerine uyduk; onların arasına karışıp kendi geleneklerinden vazgeçen binlercesi olmuştur hiç şüphesiz. Bu normal bir durumdur; böyle bir değişim geçiren ailelerin 1. ve 2. kuşak çocukları; ya asli adet ve örflerini tamamen kaybetmiş yada bir çeşit sentez oluşturmuştur.

siteyeharita

1000 yıl boyunca göç eden bizler geçtiğimiz ve kısmen yerleştiğimiz topraklarda kendi Tengrimizi (tanrı) yanımızda götürerek, Şamanizmi; Budizmi; İran’dan geçerken Zerdüştilik ve Ahura Mazdayı tanımışızdır. Önasyaya geldiğimizde Yahudiler ve Hıristiyanlarla tanışmışız. İslamın saldırısına uğradığımızda bu dini mecburen kabul ettik ama bundan da kendimize bir sentez yaptık; bunun adı Aleviliktir; bu Türk-islamının ta kendisidir.

İşte göçeden toplumlar bu ayrıcalıklı durumun farkına varmalılar. Yani bizler tüm bu harmanladığımız kültür ve bilgi birikimle şu anda çok başka bir görüş ve konumda olmalıydık. İçlerinden geçtiğimiz halklarla hep bir alışveriş içinde olduğumuzdan görüşümüz ve dünya algımız oldukça genişledi; zaten bu geniş algı sayesinde bir imparatorluk çıkabildi ortaya.

Yani göçetmiş bir toplum etmeyenden üstündür müdür? Tabiki hayır; ama nasıl bir zenginliğe sahip olduğunu bilmesi gerekir en azından.