Gezginin Günlüğü

Gezginin Günlüğü 1
militar canavar

İşte koca dev,
ayaklarıyla yeri göğü titretiyor,
ulu ağaçları eğri-büğrü ediyor.
Kalın dallar,
çalı çırpı gibi çıtırdıyor.
Koşuyor, sendeliyip
tökezleyip koşuyor,
kendisiyle beraber koşmaya başlayanları
görmek istiyor,
bakmak için döndüğünde sağa sola,
gözleri kararıyor, tökezliyor;
bi başkası için yapabileceği var mı göremiyor.

Oysa ben
salınarak dolanırım,
uzatıveririm elimi istediğim meyveye.
Hep giderim ben
hep kuzeye,
sonra vazgeçer,
doğuya yönelirim, sonra hep doğuya
kalırım “doğru bakış” insanlarının köyünde,
sonra “düz duranlar” ın diyarında.
Arslanlara görünmeden,
yılana sezdirmeden,
kurtlara bakmadan yürümesini öğrenmiştim.
Şimdi kaçıyorum,
hiç görmediğim bu en iri yaratık,
bir dağın tepesinden bakmıyor mu bana.

Gezginin Günlüğü 2
yeniden ve yeniden

Onca yıl sonrasıydı,
fırtınalar toprakları taşımış,
seller yeni şekiller vermiş…
Bir dönüş-çabası savaşına girmiştim,
küçük şeylere özlem,
tüm gördüklerimi yazmaya istem
duymuştum.
Ne koca çınarı bulabildim yerinde,
ne de tanıdık rüzgarlar esiyordu burada.
Düş dönüşü kırgınlığı,
alınganlığımın gölgesi,
tembelliğimin temmenisi.
Budur gezginin günlüğü,
bu çok renkli duyum andaşları

Yerimin yakınlarında,
yeni bir yere yerleştim.
Benim, dedim.
Konuklar ağırladım,
kalmak isteyenleri yerleştirdim.
Saat asmayı unutmadım han-evimin duvarlarına.
Yine de konuk olamıyordum başkalarına.
Saatleri yanıma alıp yola çıktım ben de,
hancılara gidip saatsiz duvarlarına,
duvar saati astım,
meşale yaktım biraz ötede üzerlerinde.

Sonra bir başka yerde,
hiç özlemsiz topraklara yerleştim,
oradaki hana gittim tabi bi de;
bir başka gezgin uzak yerlerden gelmiş,
bakıp da hayrete düşürecek taşlar getirmiş,
iksirler otlar getirmiş,
oradakilere de öğretmiş,
onlar da ona bir türkü çığırmışlar,
esrimişken adını anar olmuşlar.

Evet yerleştim oraya;
şimdi, onca yıl sonra,
bazen bir adım attığımda,
geride bıraktığım,
kapladığım alan kadar,
apaçık bir açıklık görüyorum.
Ve oradan çıkıveriyor:
Tapınakların bahçeleri,
gül gölgeli öğleden sonraları,
tüm hayallerimin tasviri,
tütsüler gecesi,
alevler dansı müziği,
hiç bıkmamış aşkım,
karanlık sevdalısı
ayı selamlayan zerdüşt,
tüm yaşamımın şöleni.

ddd

Gezginin Günlüğü 3
12000 yıllık mazi

Sonra bir de o köy,
dipsiz uçurumun kenarındaki,
aşağı baktığımda,
görememiştim sonunu,
gizlenmişti çünkü,
bulutlar vardı sadece görünen,
yoğun bir sis belki,
bir de sürekli bir uğultu.
Gelenek 13 yaşını seçmişti,
avaz avaz koşarak atlarlardı aşağı,
gecenin karanlığında hem de.
Sonradan öğrendim orada dipte bir ırmak olduğunu,
ama uçurumun bu tarafına dönülemiyordu hiç.
Onüç yaş geleneği böyle başlatırdı gezginliği

999
en çok sayısı,
yaşam günlerinden her gününün
en az 10 gün ettiği zamanın,
daha fazla yaşamam,
dahasını bilemem,
gerekmez ki hiç.
Onikibin yılın temsilcileri.
Bin yıllık bir kutsanma,
iki sıfır atılmış ömrüm;
sen ne çok şey anlattın bana.
Yaşamın kişiselliği ömrüm;
güzel yaratılışım;
ganimetler seferim
bir tanrı yapacağım adına.

Advertisements

Ay Halkı

AY HALKI

Ay Kültüne bağlı Ay Halklarından Bdayya Aşireti Köyü

Sonsuz bir rüyadan kalkıyormuş gibiydi o sabah Yulyus. Doğurulup oturduğu yatağına bakınca sanki onu gerisin geriye yatmaya çağırıyordu. Pencereden dışarı bakarak kendini yatağın çağırısından kurtarmak istiyordu. Babsı gibi çalışkan olmak istiyordu , her zaman yapacak bir şeyi olsundu. Yulyus daha 13 yaşındaydı ama kendisine verilmeye başlanan işler öyle ufak tefek çömezlerin işlerinden değildi artık. O basit işleri  9 yaşında olan kız kardeşi Hurra’ya devretmişti. Evdeki çöpleri toplayıp el arabasında biriktirmek, 3 günde bir bunları çöp alanına götürmek, yemek yapılırken yardım etmek, derede annelerine çamaşırda yardım etmek artık Hurra’nın görevleri arasındaydı. Kendisi bu gurur verici gelişmeyle bir ay önce doğum gününde karşılaştığında neredeyse sevinç çığlıkları atmıştı. Tabi bu aslında Hurra için de sevindirici bir başlangıçtı çünkü o da artık bebek sayılmıyordu.

Yulyus daha yatağından ayrılamamış, kendisini heyecanlandıran görevlerinin dürtüsüne kapılamamıştı; rüyasını hatırlıyordu bir yandan; tarlaların arasında koşmaktaydı rüyasında, kulağında köylerinin lideri ve kadim bilgesi Ulu Mşekha’nın sesi vardı, o sevdikleri efkarlı türküyü söylüyordu:

 

            bu nice ölümler ve doğumlar görmüş yüce dağlar

            onlar da kendi zamanlarına göre doğuyorlar ve ölüyorlar

            ve yıldızlara baktığımızda durdukları yerleri öğrenip

           yedi kat üzerimizdeki yaşamlarımızdan bize bakıyorlar

            karalarla dağların, deniz, nehir ve ormanların doğuşlarını,

            En Büyüğümüzün ilk attığı adımı gösteriyorlar

            İşte yedinci kata erdiğimizde biz

            elimizi uzatarak tutunacağız kendi çocukluğumuza

            ve bir çocuk değiştirdi diyecekler her şeyi

            göz göze geldiğimizde biz

 Daha sonra rüyasında ayağı kayıyor ve düşüyordu karanlık bir kuyuya, ancak kuyunun sonuna yaklaştıkça orada ateş yandığını fark ediyordu. Üstelik bu ateş babasını fırınının ateşiydi.

Tam burada uyanmıştı. Rüyalar önemliydi onların yaşantılarında; dikkate değer bir rüyayı muhakkak annelerine anlatmak zorundaydılar. Akşet ise çocuklarını dikkatle sonuna kadar dinler, bazen yerinden kalkarak odanın diğer köşesinde raflarda bulunan papirüsleri karıştırmaya başlardı.  Bu güne kadar sadece bir kez babasının gördüğü bir rüya için daha işini bilir bir rüya-yorumcuya gitmeleri gerekmişti. Hurra’nın gelişinin müjdesini babasının rüyasından öğrenmişlerdi. Kendi rüyasını anlatması gerektiğine karar verdi. Annesini her zamanki yerinde yani arka bahçelerinin avlusunda bulamayınca; “Hurra annem nerde?” diye sordu kız kardeşine.

“Annem babamın yanına gitti sanırım şenlikle ilgili bir şeyler konuşacak” derken Hurra’nın yüzü biraz fazla mutlu görünüyordu. Yine tabak çanakları kırmış olma ihtimali yüksekti bu durumda. Ama hala tam olarak uyanmak istemeyen Yulyus’un bunun için iyi bir nedeni vardı; rüyayı unutmadan annesine anlatmak. Hurra’ya boş vererek babasının demir fırının bulunduğu tepeye doğru yürümeye başladı. Tepenin hemen arkasında uçsuz bucaksız kumsal ve deniz bulunuyordu. Zaten o tarafa gitmek için her zaman iyi bir neden olmuştu denizi görebilmek, uçsuzluğunda bazen süzülen irili ufaklı yelkenlileri görmek. Dikkatlice baktığında, hani bazen fazlaca kıyıya yaklaşmış olanlarında sanki kendisine el sallayan denizcileri görüyordu. Kimi zaman bilinçsizce el sallamakta olduğunu fark ediyordu. Babasının verdiği sözü tutmasını, kendisini bir gemiye bindireceği günün gelmesini istiyordu bir an önce. Bu nedenle denize hep bir taş atar ve dileğine bu taşın ardından söylerdi.

ayhalkı

Ay Destanı

Ay halkının inanışına göre Ay Dünyadan ayrılarak gökyüzüne çıkmıştı. Doğu Tepesi mağarasında yazıcılar tarafından her gün yazılan “Ay Destanı” onların bir nevi kutsal yazıtları sayılırdı. Bdayya köyüne Ay Halkı arasında ün getiren de bu mağara ve onun usanmaz yazmanlarıydı. Kırk yılını bu işe adayarak Yazıcılar Başı olmuş Kbica herkesin özellikle de çocukların anlayabileceği bir dilde destanlarını özet halinde yazdırmaktaydı. Bunları Bdayya’da kullandıkları gibi diğer yerleşim bölgelerine ulaşmalarını sağlıyor ve karşılığında gönderilen yardımları kabul ediyorlardı. Doğu Tepesinin yamacında , mağara girişinin oldukça altında ise Mabet yer almaktaydı. Mabedin önündeki oldukça geniş arazi ise Ay Şenliğinin kutlandığı alandı.

Yulyus’un korkutucu rüyasından uyanmaya çalışmaya başlamasından saatler önce mabet görevlileri liderleri Ulu Mşekha öncülüğünde “Geceye Veda” töreni için hazırlık yapmaya başlamışlardı. Ay’ın gözlerden kaybolacağı ve güneşin aydınlığının geçici olarak yeryüzüne hakim olacağı süre boyunca umutlarını yitirmemeleri, ve gündüz gözü işlerine sıkıca sarılabilmeleri için dua edeceklerdi. Ay’ın hiç gözükmediği geceye denk geldiklerindeyse duaları daha yakarı dolu olurdu.

Mşekha bu sabah bir şeylerin değişeceği duygusuyla heyecanını gizleyemiyordu. Kendisini törenden önce görmeye gelen ve belli ki gözlerine bir türlü uyku girmemiş bu gençlerin arasında isimlerini ezbere bildiği çocuklar olduğu kadar, daha önce hiç görmedikleri de varmış gibi geliyordu. Hergün en az bir gahını* çocuklarla geçirmek tüm 35 yaşını bitirmiş insanların göreviydi. Başlarını okşadı ve sabırla bekledikleri, çoğunun her gün dinlemekten bıkmadığı ve özellikle yeni olanlar için büyük önem taşıyan destanı anlatmaya başladı.

Çok kadim günlerde atalarımız bilme ve öğrenme merakıyla; evrenin bütün sırlarını idrak etmeye azim göstermişler. Dünyamızın üzerinde ve altında bulunan tüm değerli taş ve madenlerle deneyler yapmaya başlamışlar. Bunları kaynatmış sonra soğutmuşlar, sonra yakmış sonra gene soğutmuşlar. Yıllar yılı tüm öğrendiklerini yazmışlar. Bizlerin şimdi hayal bile edemeyeceği aletler yapmışlar. Sonunda bir gün içlerinden bir hekim, yaptığı bir icatla; içine girilen özel bir tünel vasıtasıyla yaşlanmayı durdurduğunu, artık hiç ölmeyebileceklerini söylemiş. İşte o zaman felaket başlamış, ilahi düzene bu şekilde müdahale etmenin, ölümü alt etmenin bir suç olduğu söylenmiş. Üstat Hekimi tutuklamak ve yaptıklarına engel olmak isteyen yöneticiler ve bilim insanları arasında kavga çıkmış. O zamanlar son derece refah içinde yaşayan, ürettikleri aletlerle bizim bugün tasavvur edemeyeceğimiz işleri başaran atalarımızın hayatları mutlak bir kaosa sürüklenmiş. Hepsi olmasa da bilim insanlarının önemli bir çoğunluğu korkuya kapılmış ve kendilerini savunmak için giriştikleri eylemlerde hiç denenmemiş saldırı silahlarını kullanmışlar ve pek çok insanın ölmesine neden olmuşlar. Çoğunluk onları şehir ve köylerinden kovmuş; onları bu yaptıklarından dolayı affedememişler”

            Nefesini tazelemek için ara veren Mşekha hemen soru yağmuruna tutulmuş; “Bizim köyümüzde onlardan hiç yok dimi dede?”, “ben de her şeyi öğrenmek istiyorum ama kimseye zarar vermekten korkuyorum dede”, “peki onlar geri gelecek mi dede?”….. “Biraz durun canlarım” diyen Mşekha devam ediyordu:

            “Çok uzun yıllar gelmiş geçmiş. Yıllar geçtikçe öğrenme ve bilme isteği ayıplanmaya başlanmış, insanlar her türlü yenilikten korkar olmuş ve eskiden kolayca kurtulabilecekleri hastalıkların pençesinde can çekişmeye başlamışlar. Kimisi bunun ilahi adalet olduğunu, Tanrımızın iradesine müdahale ettiğimiz için tüm bunların olduğunu söylerken, kimisi de hekimlerin ve bilim insanların yaşadığı çok uzak bir diyar olan Zagros Dağlarının ötesine gitmiş. İntikam peşinde olan ve kaybettiklerinin acısını bir türlü unutamayan yöneticiler yüzyıllar sonra muazzam bir ordu toparlayıp en ağır silahlarıyla bilim insanlarını tamamen ortadan kaldırmak istemişler. Devasa Ordunun yola çıktığını duyan Ustad Hekimin çocukları, hekimler, kimyagerler ve araştırmacılar bir toplantı yapıp ne yapmaları gerektiğini tartışmışlar.

Aralarında Yaşam Tüneli’nden geçmiş olan neredeyse 200 yaşındaki En Usta Bilgeler, savaşmak isteyen tüm diğer sesleri bastırmışlar; ‘bir kez ölümlere neden olduk ve bakın şimdi neredeyiz , onlar nesiller boyu peşimizi bırakmayacak’ demişler ve büyük planlarını anlatmışlar. Yüzyıllar boyu hiç durmadan çalışmalarını anlatmış, isterlerse Dünyadan kopup gidebileceklerini ve bir daha kimseye zarar vermeyeceklerini söylemişler. Büyük Plan itirazlar olsa da uygulanmaya konmuş ve Dünyadan kopmak için bulundukları tüm sıradağı boyunca çalışmalar yapılmış. Yaklaşmakta olan orduyaysa 10 günlük bir mesafede kalmaları durumunda iki hafta içerisinde teslim olacakları haberi gönderilmiş. Ayrılma günü geldiğinde tüm Dünya salıncak gibi sallanmaya başlamış, taş üstünde taş kalmamış, denizler, dereler hep taşmış. Ordunun komutanı ve tüm ordu uzak dağlardaki patlama ve ışımayı görmüşler; içlerinden kurtulanlar olanları anlatmış ve uzaktan sanki koskoca bir kaya parçasının uçarak gökyüzüne çıktığını görmüşler”. Mşekha’nın yüz ifadesinden bu günlük daha fazla bir arada olamayacaklarını anlayan çocuklar, sakince günlük görevlerine doğru uzaklaşmışlar.    

ay2

Demirci Ustası Hmara’nın Fırını

Birliktelik yemini etmiş Akşet ve Hmara hararetli bir tartışma içindeydi, oğullarının yaklaşmakta olduğunu fark etmediler bile. Yulyus ise mümkün olduğu kadar görünmeden onlara yaklaşmaya çalışıyordu; ne konuştuklarını tabi ki merak ediyordu. Ancak annesi onu fark etmiş ve hemen susmuştu. Hmara oğluna dönerek; “hoş geldin evlat, tam da vaktinde geldin zira annenle ben mabete gitmek zorundayız” dedi. Yulyus’un bakışlarındaki merakı fark etmişti ama bunu fırını yakma fırsatını ilk kez oğluna vererek bertaraf edebileceğini düşünüyordu. “Ne? Baba sahiden kendi başıma fırını yakabilir miyim?” Yulyus gerçekten de çok heyecanlanmıştı. Anne ve babasının nasihat dolu sözlerini hayal meyal duyabiliyordu. Son Birkaç senedir izlediği babasından neler öğrendiğini bu sabah sınayabilecekti. Fırına doğru adım attığında anneyle babası uzaklaşmıştı bile. Fırının bulunduğu kulübeye girdi ve dev kazana yaklaştı; içinin temiz olup olmadığına baktı önce: temizdi. Sonra kömürün bulunduğu arka tarafa geçerek eline aldığı kovaya kömür doldurmaya başladı. Heyecan içindeydi Yulyus, ateşi yakabileceğinden emindi de bir şeyleri yanlış mı yapıyordu sanki. Anında zihninde bir şimşek çaktı; kâbusunda içine düştüğü ateş bu sabah yakmaya çalışacağı ateş olmasındı sakın! Koşarak demirci kulübesinden çıktı; ödü patlamıştı; yapacağı bir acemilik yüzünden ateşe düşecekti ve rüyasında uyarılmıştı. Denize doğru koşmaya başladı, paniklemişti ve suyun iyi geleceğinden başka bir şey düşünemiyordu. Kendini dalgaların arasına attı, hemen rahatlamaya başlamıştı. Zihnini topladı, artık büyüdüm diyordu içinden. Kumların üzerinde uzandı bir süre ve ateşi ölmek pahasına da olsa yakması gerektiğine karar verdi. Koşarak kulübeye döndü; kaldığı yerden devam etti. Kömürleri kazanın altına ve üzerine de samanları ve tahta parçalarını yerleştirdi. Dere yatağından getirdikleri zifti ise kömürlerin altına yaymıştı. İlk kıvılcımdan sonra  çakmak taşını atıverdi ve üflemeye başladı. Alevler büyüyünce hemen körüğün başına geçip pompalamaya başladı. Hızını ateşin durumuna göre değiştiriyordu. Bir süre sonra kömürün de iyice korlanmasıyla demir filizlerinden almak için kalktı, ancak ayağı körüğün bacağına takılmıştı, hah işte rüya gerçek oluyor diye düşünebilmişken sadece, tavandan sarkan halata atladı; bu arada giysisi yırtıldı, koca ceplerine dolmuş olan kum, “coss” diye kazana boşaldı. Bir an halata tutunmuş olarak havada asılı kalan Yulyus kendini kapıya doğru fırlattı.

Şaşkınlık içinde kapının ağızında yerde uzanır durumdaydı artık. Yulyus ölmediği, ateşe düşmediğini kabullenmeye çalışıyordu. Uzunca bir süre kıpırdayamadı taki babası Hmara “ne oldu oğlumm” diye bağırarak kendisini kaldırmaya çalışıncaya kadar. “Üzgünüm baba, beceremedim” diyerek gözleri doldu. Babası oğlunu bağırına basarak “Bu başından geçen, işi çok çabuk öğrenmiş olduğun anlamına gelir sadece. Üzülme, hem de hiç. Eve git üstüne başka bir giysi giy ve yanıma gel tekrar” dedi. Yulyus babasının çok içten bir şekilde güldüğünü görünce rahatlamıştı. Yırtık giysisini toparlayarak eve doğru yürüdü.

Hmara fırının yanmakta ve pis koku çıkartmakta olduğunu oğlunu gördüğü aynı anda fark etmişti. Oğlunun başına bir şey gelebilirdi ama gelmemişti ve bazılarının demir fırınıyla ilgili dersi yıllar sonra almalarına rağmen oğlu bunu ilk günde deneyimlemişti, artık kolay kolay kazalar olmazdı. Fırına iyice yaklaştığında damlama haznesinden eriyik bir sıvının aktığını gördü. Bu demir değildi, rengi daha sarıydı hatta yeşilimsiydi, ya da beyaz mıydı… evet soğudukça açık yeşil bir renk alıyordu. Soğuyan parçalardan birini aldı, nasır tutmuş elleri böyle ısılara alışıktı. Parça biraz büküldü demek ki kesinlikle demirle bir ilgisi yoktu. Fırını tekrar körükledi, ne de olsa oğlu güzel bir ateş yakmıştı. Sönmesindi. Damlama haznesinden yeni bir sarımsı parçanın düşeceğini anladığı zaman nefesini tuttu ve düşeceği yeri eliyle temizleyebildiği kadar temizledi. Bu seferki daha büyüktü; olanları izlerken eldivenlerini eline geçirdi. Düşen damlayı kısa bir süre bekledikten sonra eline alıp şekil vermeye çalıştı. Şekilleniyordu ama çabuk da soğumaktaydı.

Ay Şenliği

Yine günlerden eğlenceye , arkadaşlığa ve esrikliğe doyma günü. Yine gönüller coşacak, anlamlı sohbetler edilecek, kahkahalar atılacaktı. Ama bu kez her şey çok farklı gerçekleşiyordu, bu kez aydınlığın sonsuzluğunu gecenin karanlığında zafere dönüştüreceklerdi. Şenliğe sayılı günler kala Hmara oğlu Yulyus’la birlikte Mşekha’yı ziyarete gelmişti. Elinde tuttğu beyaz parlak nesneye bakmaktan gözlerini alamıyordu Mşekha. Hmara oğlunun bir kabus gördüğünü ancak sonucundan iyi bir şey çıktığından emin olduğunu, oğlunun kazayla fırının içine deniz kumu döktüğünü ve bu nesnenin bundan hasıl olduğunu anlatıyordu. Mşekha’yı kolundan tutup güneşin batmakta olduğu düzlüğüe doğru yürüdü, elini kaldırarak nesneyi güneşe doğru tuttu. Bir anda nesnenin içinden geçen güneşin ışığı büyümüş, gündüzü bile aydınlatmıştı. Hmara yaşlı adamın son derece etkilendiğinin farkındaydı. Bu nedenle ‘ışık taşını’ Mşekha’ya verdi. Saygıyla ışık taşını elleri arasında tutan Mşekha, Hmara’ya şöyle dedi; “demirci usta sen ve oğlun yaşamlarımızı sonsuza kadar değiştirdiniz. Söyle bana sence bu elimdekinin yüz kat büyüğünü yapmamız mümkün mü?” Hmara bilgenin planını çok merak etmişti; “evet ulu bilge mümkün”. Etraflarını yavaş yavaş Bdaya halkı sarmaktaydı. Hararetli konuşmaları duyanlar ve garip parlayan nesneyi görenler yaklaşmaktaydı. Mşekha insanlarına dönüp “ey buradaki kardeşlerim beni dikkatle dinleyin; yaklaşmakta olan Ay Şenliği için bu kez diğerlerinden çok farklı bir hazırlık yapacağız; o yüzden tüm insanlarımıza yarın sabah güneşin ilk ışıklarıyla birlikte köyümüzün üstündeki güney tepesine çıkacağız. Orda sizlere napacağımızı anlatacağım”.

Tüm köy ertesi sabahı zor beklemişti. Tepenin üzerinde geceden beklemeye başlayanlar bile vardı. Mşekha ve Hmara tepeye vardıklarında neredeyse herkes ordaydı. Mşekha insanlarla konuşmaya başlamadan önce Hmara’yla planlarını gözden geçirmekteydi; tepedeki düzlük kazılacaktı, yaklaşık on metre derine inecekler, sonra bu derinliğin etrafından birer metre yükselerek yüzeye ulaşana kadar kazmaya devam edeceklerdi. Bu sırada babasının kanaati üzerine artık Yulyus’un da bir demirci ustası olduğunu kabul ederek; kazdıkları çukurun kenarlarına fırınların kurulması görevini denetleme işini ona vereceklerdi. Tabi Hmara bu arada fırınların pişirme hazneleri hazırlamak için Yulyus’u şimdiden fırını yakmaya göndermişti. 10 tane fırın kurulacaktı çukurun kenarına. Her fırın için deniz kenarından el arabalarıyla en az yarımşar ton kum getirilecekti. Çukurun ise iç kesimin mümkün olduğu kadar düzleştirilmesi, kaba taşlardan arındırılması gerekiyordu. Bu işi takiben eski dere yatağından zift getirilecek ve çukurun içi bu ziftle sıvanacaktı.

Bunların çoğu Mşekha’nın planıydı. Ve her şeyin kayda geçmesini istediğinden Kbica ‘yı yanından ayırmıyordu. Mşekha yaşamındaki gerçek ve tek anlamı bulmuşçasına arzulu ve istekliydi; hazırlık işleri için seçtiği şeflerin çoğu mabet görevlilerindendi.  Akşet de şeflerden biri olmuştu; ne de olsa  o tüm bunların başlamasına sebep olan ve Mşekha tarafından bizzat kutsanmış olan Yulyus’un annesiydi. Şefler Mşekhanın yönlendirmesiyle kendi guruplarındaki insanlara yapacakları işleri anlatıyordu.

Planlarına sadık kalarak günlerce çalıştılar. Her bir nefes alışlarında sanki bir şeyleri değiştiriyorlardı. Sayısız yaşlı ağaç kesilmişti hazırlık çalışmaları için; geçici yollar açılmış, ihtiyaç için barakalar kurulmuştu. Çukurun sıvanma işlemi tamamlanmış, fırınların kurulacağı tahta iskeleler hazırlanmıştı. Bazen olan bitene inanamayan gözlerle bakakalan içlerinden birilerini diğerleri gülümseyerek dürtmek zorunda kalıyordu. Böylece ziftin kuruması beklendikten sonra ilk fırın Yulyus’un ateşiyle yakıldı. Peşi sıra yakılan fırınları körüklemeye başlayanlar şarkı söylemeye başlamıştı. Deniz kumu Hmara’nın kurdurduğu özel eleklerden geçirildikten sonra dikkatlice fırınlara boşaltılıyordu. Bu işlem düzgün ve hızlı bir şekilde Yulyus, Hmara ve Mşekha tarafından koordine ediliyordu. Dev Işıktaşını kaldırabilmek için kurulan düzenekse ayrı bir çaba gerektirmişti ama o da neredeyse tamamlanmak üzereydi. Bu arada Bdaya köyüne gelenler gördükleri karşısında affalıyordu. Neler olduğunu sorduklarındaysa bir çocuğun gördüğü kabusun tüm bunları başlattığını söyleniyordu kendilerine. Ayı yeryüzüne indireceklerini iddia ediyor, Şenlik gecesi burada bulunmalarını tavsiye ediyorlardı.

 Yeryüzüne İnen Ay

Mabet ve mağaranın önündeki Şenlik alanı hiç görülmemiş kadar kalabalıktı bu yıl. Söylentiler Ay Halkı arasında hızla yayılmış ve diğer yerleşimlerden pek çok insan en güzel şenlik giysilerini, tezgâhlarını ve mallarını alarak gelmişlerdi. Ortalık şairler, dansçılar, ateş oyuncuları ile dolmuştu. Tezgâhlarda inanılmaz alışverişler oluyor, eğlenceler düzenleniyordu. Herkes dolunayın gece yükselmesini bekliyordu. Mşekha Mabedin penceresinden alanı izlerken bir grup gencin toplanarak bağırmaya başladıklarını ve başlarına bu gece yapacaklarından dolayı büyük felaketlerin geleceğini, helak olup gideceklerini haykırmaya başlamıştı. Hamara’nın odaya girmesiyle irkilen yaşlı bilge gülümsüyordu. Hmara kendisine kaldıracı çalıştırmak için gerekli kişileri belirlediğini, şimdi de gidip alanda diğerlerine katılacağını söyledi.

Ayın gökyüzünde görünmesiyle birlikte sevinç çığlıkları atmaya başlayan ve durduğu yerde zıplıyor Ay Halkı, Mşekhanın konuşmaya başlamasıyla susmaya başladı. Susanlar onun “gelin, yaklaşın, gelin, gelin” diye bağırdığını duydular. Koca alan şimdi hıncahınç insanla dolmuştu, ancak meraktan sesleri çıkmıyor ses yapanlar uyarılıyor ve Mşekha’nın söyleyeceklerini dinlemek istiyorlardı. Kimisi dizlerinin üzerine çökmüş Ay tanrılarına gözlerini dikmişlerdi. Mşekha şöyle konuştu “Bu gece Ayı tekrar ait olduğu yere, yeryüzüne indiriyoruz” alkışlar ve feryatların susmasını bekledi ve devam etti “Göreceklerinizi ilk kez göreceksiniz ama son kes değil, zira bundan böyle her yıl Ay tanrımızı yanımıza alacağız” bu kez kopan gürültü hiç susacak gibi değildi. Mşekha Ay’a baktı derin bir nefes alıp Hmara’ya başlayabileceği işaretini verdi.

Yamacın tepesinde yükselmekte olan dev Işıntaşı kurulan iskelelerin üzerinde halatlarla çekiliyordu. Yeterince yükselmeye başladığında Ayın önüne geçmeye başlamıştı aşağıdan bakanlara göre. İşte o anlarda Ay ışığı defalarca katlanarak Şenlik alanını inanılmaz gümüşi ama parıldayan bir aydınlığa bürümeye başlamıştı. Ve ışıntaşının Ayı hizalamasıyla bu ışık en parlak şeklini aldı. Secdeye kapananlar, çığlık atanlar, bayılanlar olmuştu. Pek çok küçük çocuk ağlıyordu. Ama olanların yüceliğini tarif edecek sözü, daha sonra defalarca denese de Kbica bile bulamamıştı. Manzara karşısında Mşekha da hüngür hüngür ağlamakta olduğunu fark etti. Gümüşi parıldayan sonsuz ışık her yeri doldurmuştu, en karanlık köşeler bile apaydınlıktı şimdi. Yulyus ve kız kardeşi Hurra diğer tüm çocuklar gibi bilinçsizce annelerine sarılmışlardı. Bu huşu içerisinde geçen zaman aslında daha çok durmuş bir haldeydi. En eski ezgileri vecd ile söylemeye başlayanlar olmuştu. Işık gölünün içi gittikçe doluyor sersemlemiş insanlar bu kutsal ışığın bedenlerini sarması için bu alana girmeye çalışıyordu.

Böylece Bdaya Köyünün Ay Şenliği hemen bir efsaneye dönüştü; Yulyus; Hmara ve Mşekha’nın adı tüm Ay Halkı tarafından bilindi ve kutsandı. Bir çocuğun her şeyi değiştireceğini söyleyen o kadim türkü gerçek olmuştu. Yazıcıbaşı Kbica bu öyküyü en güzel biçimde sayfalara dökmüş ölümsüzleştirmişti….

ay3

Çöldeki Gölgeler

kumda ayak sesi işitilmez

kumda ayak sesi işitilmez

Senin için yanan birine kuru bir teşekkür mü edeceksin;

Yoksa budalalığının kanıtı olsun diye aynı ateşe mi atlayacaksın

Bilmez misin ki; ancak onun ışığından daha parlak yanarsan; o zaman onunki söner;

Senin için yanarak öleni başka nasıl kurtaracaksın

Rüyasında görmüştü tüm bu olan biteni ama aklından bir türlü
çıkaramıyordu Gkhara. Rüyasında iki iriyarı ama oldukça genç adam görmüştü.
Hızlıca mağaranın daha karanlık derinliklerine doğru yürüyor ama itişip
kakışıyorlardı; kavga eder gibiydiler daha çok. Gkhara rüyasında onlardan
birinin daha alttan almaya çalıştığını görmüştü, diğeri ise bağırarak
uzaklaşmıştı; ama hiç ne söylediklerini anlayamıyordu, duyduğu bildiği bir dil
değildi bu. Mağaradan ayrılan daha kaba olan genç dışarıya çıkmış bir ağaca
tırmanıvermişti; uyumaya başlamıştı sonra oracıkta. Mağaradan kalan gencin ise
bir yatağı vardı. Kurumuş yada yarı kurumuş iri yapraklı ağaçların dallarını koparmış
onlara güzel bir biçim vermişti ve oldukça rahat bir uykuya dalmıştı genç.

Rüyanın heyecanlı yeri burada başlıyordu; bir kurt sürüsü
gençlerin bulunduğu tepeyi çevrelemişti. Ağacın tepesine çıkmaya çalışıyor ama
başaramıyorlardı. Ağacın üzerindeki genç korku içinde titriyordu, yine de
dallardan bir sopa kırmayı başarmış onu kurtlara doğru savuruyordu. Mağaranın
içine doluşan kurtlarsa girdikleri gibi inleye inleye oradan kaçışmaya
başlamıştı. Diğer genç yatağını aleve vermiş kurtlara savuruyordu. Gece
yaratıkları ateşte yanıyormuş gibi ortadan kayboldular. Gkhara’nın planı bir an
önce bu rüyayı Şmuil babaya anlatmaktı. İlk defa rüyasında tanımadığı hatta hiç
görmediği insanları görmüştü.

1.Kadim Halk

Eseniler çöllerdeki vahaların hangi aylarda ve nerelerde yeşereceklerini
çok iyi biliyordu. Dahası Dünya Ananın Melekleriyle bağlantıda oldukları için;
toprak, hava ve suda olacak değişimleri önceden biliyorlardı. Böylece avlanmak
ve beslenmek konularında herhangi bir zorluk çekmiyorlardı. Göçebe olarak
yaşıyorlardı ama her zaman peşlerine takılmış insanların köylerine uğramak ve
onların hastalarını iyileştirene kadar buralarda kalmaları gerekiyordu; evet
tabi ki onlar usta otacılar ve şifacılardı aynı zamanda…

Nereden geldikleri konusunda çok derin açıklamaları vardı; varlıklarının sebebini her
gün sorgulamış bilge kişilerdi onlar. Genellikle şiir gibi konuşur, kendilerinden
olmayanları büyüleyebilecek bir ahenkle şarkı söyler gibi kendilerini ifade
ediyorlardı. Gökyüzüne bakmak adeta bir zorunluluktu; astroloji ve yıldız bilimi
konusunda mutlak ustalardı. Kendilerini
Venüs etkisi altında ifade ediyor, bu gezegenle doğrudan bağlantıları olduğuna
inanıyorlardı. İçlerinden Ozan Astinti her altı ayda bir yapılan şiir
yarışmasında birinci olan ve kendilerini en güzel ifade edebilen şiirlerden
birini yazıya dökmüştü;

“Ve ışık farklı kaynaklardan hep ulaştı öncülerine

İşittim, duydum yakarını,

sevgi adına sevdalandığın,

o güzelim kokulu kır bahçelerini,

gördüm yaşadım serin pınarların gençliği armağan etmelerini.

Saygıdır önadı yaşamı idrak edebilmenin,

mabedidir her hane, her orman, her mağara

ulaşınca bana, asırların bilgeliği altında

ve bunca güzelliğinin karşısında

aşktır duygum sevdalısıdır derinliğinin,

mucididir yeni heveslerin”

Venüsümdür göklerde yıldızım.

varisiyimdir tüm sevgilerinin”

Eseniler Dünyevi ve Göksel ayinlerini birleştirmişti. Gündüzleri
Dünya Ananın meleklerine, perilerine sesleniyor, geceleri Göksel Babalarına dua
ediyorlardı. Düzenli haftalık bir sistem içerisinde yaşamlarını
sürdürüyorlardı.

Haftanın ilk gününde yapmaları gereken tüm ağır işleri yaparlardı;
bu günü “zorluklarla mücadele” günü olarak seçmişlerdi; herkes kişisel
sorunuyla ilgilenirdi. Birinci gün için Dünya Anadan güç ve sabır istenirdi.
Aynı günün gecesinde ise Göksel Babadan Huzur istenirdi.

İkinci gün tamamen “tefekkür” günüydü; konuşulur dertleşilir ve
sorunların çözümü için kafa kafaya verilirdi. İkinci gün Dünya Anaya Bilgelik;
gecesinde ise Göksel Babaya Sabır için dua edilirdi.

Üçüncü gün “barış” günüydü. Kendi aralarında pek düşmanlık
olmazsa da, etraflarındaki yerleşik hayatlarda kavganın sonu gelmiyordu. Barış
günlerinde Eseniler yakınlarındaki yerleşim bölgelerine gider; tartışma ve
kavgaları bitirmeye çalışırlardı. Bunun için Dünya Anadan Adalet isterlerdi.
Aynı günün gecesinde Göksel Babadan dinginlik ve arınma talebinde bulunurlardı.

Dördüncü gün “ibadet” günüydü. Parşömenler bu günde okunurdu
sadece. İbadet için yer seçme töreni yapılırdı. Kalan’ların torunlarında bu
imtiyaz vardı; onlar daha esrik bir ruh haliyle hareket ediyor; toplantı yerini
hissiyatlarına göre seçiyorlardı. Ulu bir kayın ağacı altında
toplanabilecekleri gibi; bazen de nehir kıyısı yada mağaralarda
toplanabiliyorlardı. Tüm göksel ve dünyasal kutsallarını saygıyla sayarlardı.
Ayrıca Bilgi Tapınağına ağıt yakılırdı.

Beşinci gün “avlanma ve toplayıcılık” günüydü. Gerekli bitki ve
meyveleri toplar; ufak memeli hayvanları kurdukları tuzaklarla yakalarlardı.
Dünya Anneden bolluk ve bereket isterken Babadan alçakgönüllülük ve dürüstlük
istenirdi.

Altıncı gün “yolculuk” günüydü; günün ilk ışıklarıyla Dünya
Anneye seslenip farkındalık istenirdi. Haftalık göçlerini gerçekleştirdikleri
gün, başka bir bölgeye yönelirler, tehlikelerden uzak durmaya çalışırlardı. Bu
günün gecesinde ise Göksel Babadan cesaret talebinde bulunurlardı.

Yedinci gün yeni ortamlarında hayata başlamış olarak;
kendilerini eğlenceye çekerlerdi. Dere kenarında yıkanır ve eğlenirlerdi. Tensel
mutluluk için Dünya Analarına dua eder, Aşk için Göksel Babalarından izin
isterlerdi.

2.Bir akşam ateşi

Astinti’nin yazdığı şiirin birinci seçildiği gece; yakılan büyük
ateşin etrafında yine büyük bir coşku vardı. Kalanlar’ın torunlarından ve
aralarındaki en yaşlıları Şmuil; her zamanki şairane ritmiyle en eski günleri
yad ediyordu:

“Aşılmaz dağların karlı zirveleri arasında

koyakların, ulaşılmaz yerlerinde,

ateşle aydınlanmış mağaralarımızda,

korkuyla titreyerek çoğu zaman,

usulca sokulmuş birbirimize beklerdik.

Yeri göğü inleten ve canhıraş çığlıklar atan

gözü dönmüş canavarların, hepsi bizi gözlerdi

kimi ulu ağaçların tepesinden,

göklerin maviliklerinden ve bulutların,

karlı ak tepelerin aralarından,

vızıldayarak, kükreyerek üzerimize uçar,

kimi toprağı yararak can nefesimizi alırdı.

İşte böylece gökyüzüyle yalnız kalabilmek için fırsatlar kollar,

mağaraların içine doğrudan yıldızlara bakan bacalar açmaya başladık

Aramızdan birçoğu ölürken daha hızlı da üremek yanlıştı;

bu yüzden Kalanlar oluştu:

Kalanlar kendilerini her türlü tehlikeden uzak tutmak için
günlerce yıldız bacalarında kalmış, yıldız bilgisini idrak etmiş, 7 si erkek,
yedisi kadın; çok akıllıca sözler söylemeye başlamışlardı

herkese birer değişik taş verip, üzerine büyülü sözler söylemişler

bu sözler yıldız dilinde o devirlerde dünyaya gelen dalga ışını içerisinde
ilahi ve yaşamsal olan sonsuzluğun birinci günü ezgisini taşımaktaydı….Yaşamın
ışıdığı o ilk günün”

Bu sözleri duyduklarında , ilk defa duymamalarına rağmen her
seferinde etkileniyor sarsılıyorlardı. Gkhara; Astinti’nin kardeşiydi; ama onun
hep şüpheci bir yanı vardı; kendine hakim olamayarak sordu;”Kalanlar ömürlerini
nasıl uzatmışlardı; bunu biz de yapamaz mıyız Şmuil baba?”Cevap hiç gecikmedi,
Şmuil baba “bak kızım zaman durmadan değişir biliyorsun; Kalanlar’ın zamanında
Işık dünyaya daha yakındı; bildiğimiz kadarıyla Birinci Tufandan öncesinde bitki
örtüsü çok farklıydı; tüm bildiğimiz onların özel bir iksir hazırlayarak
hayatlarını uzattıkları; beşyüz sene kadar yaşadıkları tahmin ediliyor”.
Gkhara’nin durmaya niyeti yoktu, hem rüyasıyla ilgili de sorular sorabilirdi;
ama şimdi söz konusu taşlardı, aslında
sorunun cevabını bilmesine rağmen gene de sormak istiyordu;”peki büyülü
taşlardan birinin sende olduğu doğru mu Şmuil baba?, onu görebilir miyiz?”

Şmuil gülümsüyordu; “taşı görmek istediğini biliyorum; hepiniz
görmek istiyorsunuz, biliyorum, ama bakın size söylüyorum, Kalanlar’ın
bıraktıkları taşların günümüzde hiçbir gücü yok”…. Ay sessiz gecenin içinde
iyice tepeye çıkmış, ateş çıtırdayarak yanmaya devam ediyor ve suratlarda belli
belirsiz gölgeler oluşturuyordu. Sessizliğin nedenini herkes biliyordu, Şmuil
ancak ölüm döşeğinde taşı gösterecek ve seçtiği kişiye emanet edecekti.
Sessizliği bozan Şmuil oldu “madem taşlardan ve eski günlerden konuştuk şimdi
bi ilahi söylemenin tam zamanıdır, gelin Göklerdeki Babamızdan aşk isteyelim…”
Bakışlarını Gkhara’ya yönelttiğinde ilahiyi söyleme sırasının kendisinde
olduğunu anlamıştı; ilahiye başladığında diğerleri de kendisine katılmaya
başladılar. Ahenklerini yükselttikçe içlerinden bir kaçı ateşe meşalelerini
daldırıp tutuşturdular; Ateş Dansını icra etmenin tam sırası olduğunu düşünen
gençler ellerindeki meşalelerle havada Akbatan sembolleri çiziyorlardı. Kadim inancın
sembolleri, ilahi ve enstrümanlarını alarak gelenlerin katılmalarıyla birlikte
yine görülmeye değer bir ibadet gecesi yaşıyorlardı.

3.Kim, Neyi, Ne kadar

Ateş sönmeye yüz tutmuş, gece kuşları gündüzün geldiğini haber
ediyordu. Şmuil hala ordaydı, daha yatmaya gitmemişti; söylediği her sözü pür
dikkat dinleyen gençlere konuşuyordu: “birlikte güzel bir yaşantımız var; ama
güzel yaşantı dileğimiz olmamalı; insanlık huzuru bulduğunda buna kendisini
kaptırır, eğer karnı da doyuyorsa yıllarca günlük işleriyle meşgul olarak
yaşar. Aklında bir berraklık yaratacak ilahi gerçekten korkmaya başlar. Zira
ışık parlayabilmek için fedakarlık isteyecektir. Günü gelir tam olarak ne demek
istediğimi anlayacaksınız. Çocuklarınızla sevdiklerinizle birlikte en mutlu
günlerinizi yaşarken; işte o günlerde anımsayın ve ışık fedakarlık için
kapınızı çaldığında sakın arkanızı dönmeyin; mesajı anlamıyormuşsunuz gibi
yapmayın…”

Sözünü bölen hevesli gençlerden biri Mshikha’ydi, “ama
anlayamıyorum; Şmuil Baba, en son gittiğimiz köyde; yaşlı adamcağızı ne
yaptıysan kurtaramadım, ilaçlarım işe yaramadı, adam son nefesini verince
oğulları benim canımı almak istedi, ellerinden nasıl kurtulduğumu bilmiyorum;
bundan ne anlamalıyım? Mesaj ihtiyarın ölmesi miydi? Oğullarının beni öldürmeye
çalışması mı?”

Şmuil baba sordu; “nasıl kurtuldun Mshikha?”. “Kaçtım baba;
arkama bakmadan kaçtım, evlerinin önünde küçük bir dere vardı; üzerinde
kütükten bir köprü, köprüyü iki adımda geçtim, arkama bakmadım bile, sadece öldün
sen, diye bağırdıklarını duyabiliyordum, koşmaya devam ettim; ama arkamdan
gelmediklerini fark ettim bi süre sonra, sanırım arkamdan tahta köprüye üçü
birden hışımla bastıkları için körü kırılmıştı, kıl payı kurtuldum yani”

Şmuil gülümsüyordu; “mesajını alamamış olmana şaşırdım, sanırım
bu olaydaki mesajın, köprünün kırılması olmuş; bence gayet açık; ölmedin çünkü
Büyük Plan’da hala bir yerin var. Unutma sen bir hayat kurtarmaya gittin,
tedavi etme bilginle onu kurtarabilirdin de, ama ne kadar geç kalınmış olması
senin suçun değildi, seni geç haberdar ettiler. Hepimiz bir şeyler biliyoruz,
şu ağacın arkasından çobanın kaval sesi geliyor duyuyor musun; çoban dostumuzun
çaldığı bu name ne kadar da hüzünlü değil mi? Ama hüznün bizi Dünya Anamıza
yakınlaştırdığını biliyoruz; koyunları da mutlu kıldığı kesin. O zaman çoban “ney”i
severek çalıyor; hem de çalmayı gayet iyi biliyor; peki ama çalmaya dalsa,
bütün gün çalsa ve koyunları unutsa, feci şeyler olabilir değil mi? Kim
olduğumuzun farkındayız, ne bildiğimizi de biliyoruz; mesela ney çalmayı
biliyoruz; ne kadar çalmamız gerektiğini de bilmeliyiz. Sen Mshikha diğer
kardeşlerin gibi şifacısın, bunun için otlardan, bitkilerden merhem, iksir
hazırlarsın, ne kadar kullanman gerektiğini de bilmelisin tabi.”

Mshikha yaşlı adamı kendi sözleriyle oyuna getirmek istedi; “anlıyorum Şmuil baba; mesela sen Kadim
Şmuil’sin; müthiş bir bilgi birikimine sahipsin; ama bunun ne kadarını
paylaşıyorsun? Anlamış mıyım?” Şmuil kesik bir kahkaha attı;” Zeki çocuk; ben
yatmaya gideceğim; sabahın bu saatinde benden daha fazla bir şey
öğrenemeyeceğin kesin; seninle ilgili planlarımda bir değişiklik yaptım;
önümüzdeki ilk tefekkür gününde açıklayacağım.”

Çadırına ulaştığı sırada arkasından Gkhara’nın sesini duydu; “Şmuil baba; kusura bakma ama kısa bir soru soracağım; yalnız kalmanı bekliyordum”. Şmuil “söyle kızım” dedi. Gkhara bir
solukta rüyasını anlattı. Yaşlı ve uzun geceden yorgun düşmüş gözlerine ışık
doldu birden Şmuil babanın; “alevlerin efendileri de bizlerdendi, rüyan çok
anlamlı, ışık taşıyıcısından mesaj almışsın. İnsanların aptallığı ve akılsallığı
açık seçik seçtikleri dönemden bir mesaj. Bu yeni seçim döneminin yaklaştığını
da göstermekte kızım. Hadi git uyu artık”

4. Tapınak

Şmuil, Astinti’nin büyük babasıydı. Pek çok kararda onun payı vardı. Hele Bilgi Tapınağı yolculuğu
konusunda son karar onundu. Onlar için en büyük onur her 2 yılda bir içlerinden
seçilerek Bilgi Tapınağına yollanacak adayların belirlenmesiydi; onların
yolculuğu ve tapınaktan getirecekleri yeni bilgilerin heyecanı dayanılmazdı…
Bu yolculuk geleneksel olarak her Mart ayında yapılırdı. Tam başlangıç tarihi
21 marttı; dönenceyle birlikte büyük kutlamadan sonra.

Bu kez beş adam ve iki kadın Bilgi Tapınağı’na gidecek adaylar olarak
seçildiler. Şmuil Mshikha için düşündüğü planı açıklamıştı; o da yolculuğa
katılacaktı. Gkhara çok istemesine rağmen seçilmemişti onun yerine Magda
gidiyordu. ShangriLa da bulunan tapınak Himalayaların eteklerindeydi ve oraya
ulaşmak o zamanların şartlarında 5 ay sürmekteydi; 1 ay orada kalacak ve
eğitimlerini alacak ve geri döneceklerdi. Planlandığı gibi yolculuk 21 Martta
başladı; günler geceleri kovaladı; yol boyunca kendilerine yakın insanlar
konaklamalarında yardımcı oluyordu. Bu yolculuğu maksatları pek belli etmeden
tamamlamalıydılar. Esenlerin bu kutsal yolculuğu sadece sayılı kişiler tarafından
bilinirdi.

Ancak tapınağa varmalarının hemen ardından karanlık bir ordunun çok yakında olduğunu öğrendiler; bu durumda hiçbir şey bekledikleri gibi olmuyordu.

En bilge keşişlerden biri onları yanlarına çağırdı ve bir tomar parşömen
uzattı; “üzgünüm ama tapınak yüzyıllardan sonra saldırıya uğrayacak; kaçın
ve canlarınızı kurtarın ve uzak ülkedeki sevili halkıma selamlarımı
söyleyin….”

ı zaman;
hüznü de beraberlerinde getirmişlerdi; tapınağın yıkılmış olduğu haberi hepsi
üzerinde aynı etkiyi yapmıştı; zifiri karanlıkta kalmış çocuklar gibi oldular.
Ve karanlığın ordusunun eninde sonunda gelip kendilerini de bulacaklarına
emindiler. Bu baskıya dayanamayan son yolculuğa katılmış Mshikha, Magda, Yulyus
ve Sbatni parşömenleri günlerce inceledikten sonra büyük kentlere gidip
insanlara kendilerine yaklaşmakta olan tehlikeden söz etmek istediler; onlara
Bilgi Tapınağını ve aydınlanmayı anlatacaklardı….

5. Peygamberlik mi?

Şmuil bu plana karşı çıksa da kendisi bir plan geliştirememenin
sıkıntısı içindeydi. İstemeyerek de olsa onay verecekti; “bakın şimdi
insanların arasına karışarak onların dünya görüşünü değiştirmelerini
isteyeceksiniz. Üzerlerine karanlık bir ordunun gelmekte olduğunu söyleyip
paniğe neden olacaksınız. Yaşamları kolaylaştıracağınıza kaos yaratacaksınız,
“deli peygamber” gibi takma isimler uyduracaklar; mahllenin çocukları sizi
gördüğünde taşa tutacak.”

Mshikha Şmuili sakinleştirmeye çalıştı; “merak etme bana
inanacaklar, göreceksin Şmuil baba, tapınakta öğrendiklerim ve parşömenlerdeki
metinler yolumuzu aydınlatacaktır. Şimdi vahamızdan ayrılacağız, bir süre
haberleşemeyebiliriz”

Yol boyunca Mshikha insanlara bildiği herşeyi onların
anlayabileceği bir dilde anlatmaya çalıştı; sözlerini güzel mesellerle süsledi.
Manevi değerleri unutmuş olan halk sefalet içinde yaşayan çoğunluğuydu bu
insanların. Yıldızlara; aya ve güneşe bakmayı unutmuştu bu insanlar; karanlık
tapınaklara girip anlamsız işler, para ticareti yapıyorlardı…

Bir gece; gizlendikleri mağrada
Mshikha kardeşlerine şöyle söyledi; “Karanlığın ordusunun Pers ülkesini
geçtiğini duyduk; kılıç , kan ve şiddet daha çok günler bu dünya üzerinde var
olacaktır. Parşömenlerde okuduğumuz ve çocukluğumuzdan beri bildiğimiz birşeyi
nasıl bu insanlara anlatacağız; bunun için benim kendimi öldürmem gerekiyor
ancak böyle inanmaya başlayacaklardır.” Magda onlarla beraber
Himalayalar’a giden hanımlardan biriydi ve çok akıllıydı; ” Ne yaparsan yap
Mshikha; bu insanlar gene bildikleri yoldan gidecekler” dedi.

O gece Mshikha onlardan ShangriLa’dan getirdikleri ilaç
karışımlarını hazırlamalarını istedi. Gidip tüccarların tezgahlarını yıkacak ve
kokuşmuş Yahve’nin ne kadar yalan bir tanrı olduğunu anlatacak; hakaretler
edecek ve kendisini tutuklatacaktı. Hakaretlerini sürdürecek ve tamda umduğu
gibi hahamlar onun çarmıha gerilmesi için baskı yapacaklardı. Ve istediği
olacaktı…

Öyle de oldu 2 gün içerisinde; 3. günün sabahında şafakla beraber kendisini çarmıhın üzerinde buldu,
arkadaşlarına söylediği gibi ve planladıkları gibi yapacaklardı. O gün aralığın
22si idi; kış dönencesinin tamamlanacağı günü idamına denk getirmek çok zor
olmamıştı, son isteğini sorduklarında Mshikha bu günü seçmişti. Plan işliyordu;
saatler geçmişti ve fırtına başlamıştı; Mshikha’nın güzel sözlerinden büyülenen
yaklaşık 1000 kişi Golgotha tepesinin eteklerinde toplanmış onun can
çekişmesini izliyorlardı. Yorulduğunu hisseden Mshikha dilinin altında sakladığı
ilaç kütlesini çiğnemeye başladı. 10 dakika içerisinde kalbi durdu; vücudu
bembeyaz ve kaskatı kesildi. Romalı askerler öldüğünü anlayınca onu çarmıhtan
indirip insanlarına verdiler. Magda ve diğerleri hemen onu gizli mağaralarına
götürdüler; kendisi için hazırladıkları sıcak küvetin içine yerleştirdiler ve
Tibet’te öğrendikleri masajı uygulamaya koyuldular; kadim ilaçlardan gözlerinin
içine damlattılar; burnuna; kulaklarına ve içirdiler kendisine farklı
ilaçlardan.

Mshikha 3 gün boyunca dinlendi; sonra insanların karşısına
çıktığında herkes onun nasıl ölümden döndüğünü konuşuyordu. Şimdi işte kendine
inanlar sayıca kat kat katlanmıştı. Arkadaşlarına şöyle dedi:

“İnsanlık sınavını çok önce kaybetti bildiğiniz gibi; karanlık ile yapılan
anlaşmaya göre böyle yapmamız gerekiyordu; şimdi karanlığın güçlendiği
günlerdir, ancak insanlık defalarca yenildi zaaflarına; işte şimdi bunun
bedelini ödemeye devam edecek; taki korkuyu tamamen yüreklerinden atana kadar;
ancak o zaman gerçeği öğrenebilecekler ve onu kabulleneceklerdir. İşte o gün
tüm sırlar ortaya çıkacak; tüm yalanlar ortadan kalkacak ve karanlık geri
çekilecektir. Bir kez daha tüm evren ışıyacak, pek çokları sellerde;
yangınlarda ve depremlerde can verecek ama ilahi güç dünyayı tekrar 30
derecelik eksenine oturtacak ve sihir tekrar insanların gözüne görünür olacaktır.”